Kıbrıs’ın en önemli iki ağacı vardır. Bunlardan birisi zeytin, diğeri dle haruptur. Bu ağaçlar esasında insan baltlsı kesmezse yüz yaşına kadar yaşarlar. İngiliz bu iki ağaca çok önem verirdi. Önem veremesindendir ki, harup ve zeytin ağaçlarına bile koçan çıkarmıştır.
Belki şöyle bir soru soracaksınız.
“Ağaca da koçan mı çıkar?”
Bu iki ağacın bir servet niteliğinde olduğu düşünülerek İngilizler, Kıbrıs’taki bütün harup ve zeytinlere koçan çıkarmışlardır. Şayet zeytinveya harup ağaçları başkasının arazisinde ise, o durumda bile koçanlı ağaç sahibi ağaçlarının ürünlerini toplama hakkı vardı. Tabii şimdi böyle bir durum yok.
Özellikle Annan Planı döneminde türeyen nice müteahhit, binlerce zeytin ve harup ağacını kökünden kesmişlerdi. Yani bir servet heba oldu.
Kırsal yöre insanları ağaç odunuyla ısınırlar. Bunu ta çocukluğumuzdan beri görürüz. Kesilecek ağaç var, kesilmeyecek ağaç var. Bir de budama sonucunda elde edilen yakacak ağaç kütükleri..
Yaz tatillerimize ninemle dedeme köye giderdik. Onların da mutfaklarında odunla yanan ocakları vardı. Onlar gibi nice insanın da ocakları vardı.
Çevre ve yeşili koruma anlayışı sanırım son kırk yıldan bu yana olmuştur. Hatta çevre mühendisliği de öyle gelişmiştir.
Büyük memleketlerde ağaç kesmek veya derin budamak diye birşey vardır. Yani büyük ülkelerin ormanları, genç fidanlar ve asırlık ağaçlar.
Doğa kendini hem yeniler, hem de kendini korur. Bu bağlamda doğayı yine de korumak gerekiyor. Hele bizim gibi bir ada ülkesinde.
Harekat sonrasında iktisadi seferberlik başlatılmıştı. Harekat döneminde henüz Cumhurbaşkanlığında görev yapıyordum. Denktaş Bey bir tamim çıkarmıştı. O tamim aklımda kaldığı kadarı ile şöyleydi.
“Kıbrıs Türkü’nün Harekat sonrasında iktisadi kalkınması için Başkanlıkça bir seferberlik başlatılmıştır. İlk ekip Cumhurbaşkanlığınca harup toplamak için görevlendirilmiştir. O nedenle bütün memurlar münavebe ile ürün toplamaya gidecektir.”
Bu tamim gereğince başlatılan ekonomik seferberlik çok anlamlı ve mesaj vericiydi. Biz de düşünüyorduk. Harekat sonrasında yapılacak o kadar iş vardı ki, o yoğun işleri bırakıp dağda harup toplamak tuhaf gelmişti bize. Lakin Denktaş Bey hiç o kararından dönmedi. Dönmedi ama ganimetçiler de boş durmadı.
Cumhurbaşkanlıkça hazırlanan iktisadi seferberlik grubunda ben de vardım. Bu maksat için bir otobüs, bir de kamyon ayarlanmıştı. Ayrıca dünya kadar da boş torba temin edilmişti.
Otobüsümüz Aykuruş taraflarında Beşparmak dağlarında bir yere götürmüştü bizi. Uzaktan gördüğümüz mor dağlar ne kadar ağaçlıklıymış o gün yakından anlamıştık. Kumanyalarımızı da beraberimizde götürmüştük. Harekat heyecanı ile harupları toplamaya başlamıştık. Zeytinler daha olmamışlardır.
O harup ağaçlarında dünya kdar da tarla faresi adeta dans ediyorlardı.
Aklımda kaldığı kaarı ile grubumuzda Ahmet Çağman, Mustafa Tangül, Ahmet Fetin Korman, Arif ve beş on kişi daha vardı. Öyle bir heyecenla harupları torbalara doldurup bir yere istiflemiştik. Mücahitliğimiz ötesinde bir başka vatana hizmetti bu.
Çalıştığımız bölgedeki ağaçlar belki seksen yıllıktılar. Gövdelerinde kocaman kovuklar vardı. Anılar anlamında çocukluğumuzda o kovuklarda saklanbaç oynardık.
Yakınlarda olan harupları bitirebilir miydik? Mümkün değildi. Dağda o kadar ağaç vardı ki...
Görevimizi bitirdiğimizde kamyonu beklemeye başlamıştık. O bekleme anında suyumuzun bittiğini anlamıştık. İşte o an Ahmet Çağman yamaçtki su sızıntısını göstererek, “Suyu bulduk arkadaşlar, hem de pınar suyunu” deyince o su sızıntısını kazmaya ve minicik bir hazne yaratmaya başlamıştı.
O sızıntı gerçekten güçlü bir su kaynağının damarıydı. O minicik haznede biriken suyu, maşrapa maşrapa doya doya içmiştik.
Neticede otobüsümüz ve kamyon gelince harupları kamyona yükleyerek otobüsle de Lefkoşa’ya dönmüştük.
İskan uygulaması da başlamıştı. Rumların boşaltmış oldukları köylere Türkiye’den gelen göçmenler yerleştirilmişti. Hayat rayı oturunca bu durumlar kendiliğinden ortaya çıktı. O kırsal yöre insanları traktör ve romörküyle dağların yolunu tutmuşlardı. Sonra dağdan ağacın yaşına bakmaksızın kestikleri zeytin harup kütüklerini evlerine taşıyarak ısınma ve yemek pişirme işine hazırlamışlardı.
Evvelden köylerde destebanlar vardı. Diğer adıyla kır bekçileri... Kırları ve ormanları denetleyen adamlar. Bu destebanlar vali tarafından atanırlar ve mühürleri ile var olurlardı. Lakin değişen şartlar nedeniyle ne desteban kalmış, ne de destebancık. Herkes dilediği bölgeden dilediği ağacı yaşına bakmaksızın kesip götürüyor.
O nedenle ağaç kesecek kişi veya kişiler iyi düşünmelidirler, diyorum.