Son bir iki yıldır bu da mı olacaktı, bunu da mı görecektik diye diye birçok siyasi ve sosyal gelişmelere şahit olduk.

En son örnek gündeme taşınan türban oldu.

Mesele ne türban ne de bazılarının işaret ettiği gibi yaklaşan seçim hesabıdır.

Mevzu daha derindedir.

Mevzu bizim maneviyatımızın yetersiz olduğu ve ne kadar Müslüman ve Türk olduğumuzun sorgulanması ile ilgilidir.

Ya “azınlık” ya da “vilayet” olma iradesinden birini ortaya koysak Kıbrıs sorunu diye bir şey kalmaz. Kalmazdı. Bu ikisi arasında tercih yapmaya doğru yol aldık.

Şahit olunanlar karşısında Kıbrıs Türkünün kimliğini yalnızca ‘’Kıbrıslılık’’ ya da yalnızca ‘’Türklük’’ arasında terk etmek istememesi Kıbrıs sorunu ile yarışır bir problem haline geldi. Farkında mısınız?

Geçmişte kendi halimize bırakıldığımızda bile gönül koymadan biat etmek yerine aidiyetimizi ve kimliğimizi koruma inadımızı ortaya koyabildiğimiz için bu adada Kıbrıs Türkü olarak var olmaya devam ettik.

Nüfusta ve tapudaki kayıtlarda olmayan en önemli varlığımız bu “inadımızdır”. Kıbrıs konusunun bir yerde uzamasındaki etkenlerden biri bizim bu inadımızdır.

Rumlara göre biz Kıbrıslı; Türkiye’ye göre ise yalnızca Müslüman olduğunu ispatlamak durumunda olan Türk’üz…

Ve her iki görüşe göre de varlığımızı etnik, ulusal, kültürel aidiyetimizi terk edip varlığımızı ya yalnızca Kıbrıslılığa ya da yalnızca Müslüman Türklüğe armağan etmeliyiz.

Nedense bu konuya bırakın dışımızdakileri, içimizde taraf olanların bir kısmı bile ‘’Kıbrıs’’ ile ‘’Türklüğün’’ ikisinin bir arada var olabileceğini anlamak istemiyor.

Ya da adı konmamış bir siyasi gelecek korkusundan yeri geldiğinde kapalı kapılar ardında da olsa tavır koyup “bir dakika” deyip anlatamıyorlar.

Politika üretip hiçbir problemi çözemiyorlar, hele bari Kıbrıs Türkünün kafasının içinde kopan fırtınaları muhataplarına anlatsınlar beklersin.

Çok mu büyük bir beklentidir bu?

Bakıyorsun siyasetin bir ucu yalakalık diğer ucu da sonuç doğurmayacağı aşikâr bir isyankârlık dilini kullanarak Kıbrıs Türkünün hassasiyetlerini bir türlü anlatamıyorlar.

Ben artık anlatmak istemediklerine kani oldum çünkü her iki kesim de bundan besleniyorlar.

Sanki de konuşmaya gerek kalmadan anlaşmışçasına biri isyan ederken diğeri de isyankarları gösterip Türkiye devlet temsilcilerine yönelik yalakalıkla bir güzel kafalayıp söğüşleme derdindeler.

Biz siyaseti her iki tarafından da bu noktaya indirgedikten sonra hem Türkiye’nin hem de Kıbrıs Rum siyasetinin “kimliğinizi terk ederseniz, sizin için hiçbir sorun kalmaz” savını güçlendirmesi son derece normal değil mi?

Adı konmadan bir yerde bizim üzerimizden yaşanan mücadele ve kuşatma da bu değil mi?

Halbuki biz kendi halimize bırakıldığımızda bile gönül koymadan yine de biat etmedik ve inadımız ile direndik.

Osmanlının adayı İngiliz’e kiraladığı, 50’li yılların başına kadar “bizim Kıbrıs sorunu diye bir sorunumuz yoktur” diyen T.C devletini de ikna ederek bu adada var olmanın adımlarını attırdık.

Rahmetli Dr. Küçük ve Denktaş’ın hatıraları Kıbrıs Türkünü anlatmak, bir yerde Türkiye devletini ikna etmek için defalarca yaptıkları Ankara ziyaretleri ile doludur.

Şimdi ise bizi ve Türkiye’nin çıkarlarını bugüne kadar koruyan inadımız, biat kültürü ile kırılmaya çalışılıyor. Toplumdaki biat kültürü artırılırken, inat da toplumda izole edilip yok olmaya zorlanıyor.

Biat kültürünün ağır bastığı yerde gün gele biat kültürünün unsurları ile beslenmişlerin neye ve kime biat edeceği de belli olmaz.

Bizim inadımızın olmadığı yerde Kıbrıs Türkünün adadaki varlığı ile birlikte Türkiye’nin de Kıbrıs politikası farklı bir problem haline dönüşür.  

Bunu tabiri caizse bir sarrafın hassasiyetiyle hem iktidar hem de muhalefete mensup siyasetçilerimiz muhataplarına birlikte anlatmayacaksa kim anlatacak?

Kıbrıs Türkünün üstüne titrediği toplumsal değerlerini ve yaşam tarzını stratejik bir çerçeveye koyarak münasip bir dille birlikte anlatmak yerine siyasetteki bu yalakalık ve isyankârlık yarışı da ne oluyor?

Kıbrıs Türkünün nasıl Müslüman ve Türk kaldığını, Kıbrıs Türkünün tarihine saygıyı siyasetçilerin tümü birlik olup anlatmayacaksa kim anlatacak?